Hayallerim, Delorean ve Sen: The Lost Weekend

15 Ağustos 2012

The Lost Weekend

Yerin dibinde hissetmenin tanımını milyonlar farklı farklı vereceklerdir. Bizi o dipsiz kuyuya sürükleyen nedenlerimizle beraber var oluyoruz ve yok oluyoruz.  Yok oluşlar karanlık ve ürkütücüler. The Lost Weekend’de alkolik bir yazarın ayak izlerini takip ediyoruz. Kendini tüketişini izliyoruz en ön sıradan.
The Lost Weekend, efsane yönetmenlerden Billy Wilder’ın 1945 yapımı, en iyi film  ve en iyi yönetmen Oscar’ını almış filmi. Ray Milland -başkarakter Don Birnam’ı canlandırıyor- filmdeki performansı için en iyi erkek oyuncu Oscar’ı ile ödüllendirilmiş.

Yazı olay örgüsü ile ilgili detaylı bilgi içeriyor. Sürpriz unsurunu kaybetmek istemeyenler buradan sonrasını okumasın.

Don Birnam alkolik bir yazar. Kardeşinin yanında yaşıyor ve maddi açıdan kardeşine bağımlı. Şans eseri tanıştıkları zeki ve güzel Helen St. James ise Don’un sevgilisi. Don’un kardeşi ve Helen uzun süre boyunca Don’u bağımlılığından kurtarmaya çalışıyorlar. Don’un kardeşi Wick’in son planı ise, Don’u uzun bir hafta sonu için şehir dışına çıkarmak. Film ikili bavullarını hazırlarken açılıyor. En nihayetinde Don bu seyahatten sıyrılmayı bir şekilde başarıyor. Wick tek başına çıkıyor seyahate. Don ise günler sürecek düşüşüne uygun zemini hazırlamış oluyor. Helen’i de kendine uzak tutuyor ve bulabildiği her yerde içiyor. Bütün özgüvenini kaybetmesi uzun sürmüyor. Parasız kalıyor, hırsızlık yapıyor, bardan atılıyor, dalga geçiliyor, dışlanmışların ve akli dengesini kaybetmişlerin yollandığı hastanede uyanıyor. Bütün bunların üzerine gördüğü halüsinasyonlar da eklenince kendinden umudu büsbütün kesiyor.
Milland alkolizmin derinliklerinde kaybolmuş Don’u büyük bir kendini vermişlikle oynuyor. Elinin altındaki içki şişeleri bittiğinde, Don’un gözlerindeki açlık ve özlemi apaçık görüyoruz. Bağımlılığın yarattığı çaresizlik hissediliyor. Wilder, film boyunca Hitchcockvari bir gerilim atmosferi yaratmayı ustalıkla başarıyor. Konunun karanlık tarafına uygun olarak karanlık bir film var karşımızda. Ne yazık ki bu tavrı filmin sonuna taşımayı beceremiyor Wilder ve iyi,aydınlık bir sonla bitirmeyi tercih ediyor. Tabii ki filmi daha derinlemesine inceleme altına aldığımızda bu sonu daha farklı yorumlamak da mümkün. Filmin başındaki sahnelerden birinde Don’un dairenin mükemmel geometrik şekil olduğu ile ilgili yaptığı konuşmayı ele alalım mesela. O konuşmadan yola çıkarak Don’un kısır bir döngüde, aynı daire üzerinde dönüp durduğu ve en nihayetinde filmin sonunun  bir yanılsamadan ibaret olduğu ve Don’un karanlık sonunu sadece ileri bir tarihe ertelediği savunulabilir. Don’u düşüncelere iten dairenin içki bardağının altının bar masası üzerinde bıraktığı ıslak iz olduğunu belirtmek de fayda var.

Filmin en takdire şayan mesajları, toplumda alkolik olarak damgalanan Don’un ardından konuşmalarına tanık olduğumuz o sıradan insanlarda ve Don’u sevenlerin ise bu türden konuşmaların gerçekleşmesine fırsat vermemek için durumu olduğunca saklamaya çalışmalarında bulunabilir. Don’a yakışıklı diyorlar; hoş bir genç adam diyorlar. Fakat alkolik oluşu onu toplumda istenmeyenlerin atıldığı çukura atılmaya ideal bir aday haline getiriyor. Bu şartlı dışlamanın yöneldiği bireyin en başta neden içmeye başladığı ise her zaman önemsiz bir detay oluyor. Don’un kayıp hafta sonuna kadar gelişinin hikâyesinin temelleri de film boyunca eşeleniyor. Aslında bağımlılığın gölgesinde kalan kırılgan ve hayal kırıklığına uğramış bir insan var orada. Alkolizm en üstte duran ve Don’u özel yapan diğer bütün özellikleri görünmez kılan çirkin bir kabuk. Wilder, bu kabuğu kaşıyor ve altından çıkanlarla baş başa bırakıyor bizi. İşte bu nedenle film modern dünyada birçok insanın başına musallat olmuş önemli bu sorunu, bağımlılığı ve alkolizmi konu alması ile de önemli bir görev üstleniyor. Eminim Akademi de –mesajı olan filmlere düşkünlüğü ile- filmin bu özelliğinden etkilenmiştir.
Filmin yönetmeni Billy Wilder’ın projeye dahil oluşunda alkolik arkadaşı  Raymond Chandler (senarist,  Wilder ile de Double Indemnity filminde çalışırlar The Lost Weekend’den hemen önce) ile ilişkisinin önemli rol oynadığı söyleniyor. Filmi izlerken zihnin arka planında döndürebileceğiniz bir hikâye bu da.

NOT: The Lost Weekend'in Oscar yarışında en iyi film kategorisindeki rakipleri arasında Mildred Pierce da vardı. Mildred Pierce'ın yönetmeni Michael Curtiz'in White Christmas adlı filmini burada yazmıştım.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder